Paramparça Aşklar Köpekler, 21 Gram, Babil filmlerine bayıldığım; Birdman ve Bardo filmleriyle ise bağımı koparma noktasına geldiğim yönetmen Alejandro G. Iñárritu, son filmi “Digger” ile beni tekrar büyüledi. Filmin hem çetrefilli siyasi altyapısı, ki kimilerine göre çok “kör göze parmak” olsa da bence oldukça katmanlı ele alınmıştı, hem de sinematik yapısından çok etkilendim. Olayların birçoğu bir tiyatro sahnesinde geçiyor ve dekorlar o kadar detaylı ki bu seviyede bir sahne tasarımı ortaya koymak için gerçekten işinize saplantılı bir bağlılık duymanız gerekir. Arka plandaki rahatsız edici sesler, gerilim artıran ve hatta yer yer de azaltan müzikler… Bunlar da yetmez gibi ustaca serpiştirilmiş mizahi ögeler… Her detay o kadar yerli yerinde ki, uzun zamandır bu kadar “tam” bir eser görmek nasip olmamıştı sinemada.
Filmin politik altyapısına baktığımızda ABD ve Avrupa’nın defolarını,
birbirlerinden farklı görünmeye çalışırken aslında nasıl benzer çıkarlar
gözettiklerini anlatan sert bir hicivle karşı karşıyayız. Korkunç olaylar
üstümüze üstümüze gelirken sergiledikleri çıldırtıcı eylemsizlik ve felaketler
sonrasında medyanın ustalıkla manipüle edilişi çok güzel aktarılmış. Hatta ana
karakter Digger Rockwell bizzat ABD’nin kendisi belki de… Evet, bunların
birçoğu hepimizin başka yapımlarda da gördüğü şeyler belki ama yine de bu tempo
ve bu mizah dozuyla tekrar görmek hiç fena olmadı bence.
Filmde politikacılar arasında hiç kadın olmamasına yönelik
espriler veya çevresel felaketlerin bu kadar üstünde durulması elbette bazı
kesimler tarafından “woke” olmakla eleştirildi. Ama bunların ne kadar üstüne
gidersek gidelim sorunlar çözülmüyorsa, çözüm bunlardan hiç bahsetmemek mi
olmalı? Eğer elinizde alternatif ve daha iyi bir çözümünüz yoksa, yapıcı
olmayan eleştirilerden kaçınmak çok daha "kaliteli" bir duruş
olacaktır.
***YAZININ DEVAMI SPOILER İÇERİR***
Hikayenin merkezindeki Digger Rockwell zengin, ruhsuz ve kronik
memnuniyetsiz bir petrol şirketi sahibi. Öyle ki ten renginin solukluğundan
bile ruhsuzluk akıyor, tıpkı filmdeki “yönetici” sıfatı taşıyan tüm karakterler
gibi…
Rockwell’in Grönland’daki petrol kulelerinden sürekli metan
gazı biriktiği ve buzulların bu durumdan etkilendiğine dair kritik uyarılar
geliyor. Fakat Rockwell bu uyarıları duymazdan gelip bölgede çalışmaları devam
ettirince olaylar kontrolden çıkıp küresel bir felakete neden oluyor. Bu süreçte
ABD hükümetiyle de irtibata geçiliyor. Filmdeki komedi unsurları da bu
sahnelerde zirveye ulaşıyor. Sonuç olarak ABD de bir önlem alamıyor ve olanlar
oluyor.
Felaket sonrasında verilen tepkiler ise daha da trajikomik.
İzlerken bazı şeylerden o kadar rahatsız oluyorsunuz ki bu rahatsız ediciliğe
gülmekten kendinizi alamıyorsunuz. Veya yine çok rahatsız edici gelen bazı
tespitler o kadar doğru hissettiriyor ki canınız fena halde sıkılıyor…
Toplantı sahnelerinin temposunu asla kaybetmeyen uzun
planlar halinde çekilmesi çok etkileyiciydi, dikkatinizi bir saniye bile kaybetmeniz
mümkün değil. Diyalogların sürükleyiciliği akılalmazdı, diyaloglar bitince de
sahne değişimlerindeki kusursuz ritim ve yeni karakterlerin pat diye ortama dahil
oluşu sizi öyle bir yakalıyor ki… Çok profesyonel, çok düşünülmüş, çok
uğraşılmış bir eser.
Derken bir bakıyorsunuz olaylar aslında bir tiyatro
oyunuymuş. Sonra bir bakıyorsunuz sadece bir oyun değil, gerekten yaşanan
şeylermiş…
Vallahi Iñárritu’nun bu temposunu özlemiştim. Eleştirilerden
dolayı sıfır beklentiyle gittiğim filmden sonsuz hayranlıkla çıktım, emeği geçen
herkesin ellerine sağlık.
Yorumlar
Yorum Gönder