DIGGER: Iñárritu’nun Özlediğimiz Halleri

Resim

 Paramparça Aşklar Köpekler, 21 Gram, Babil filmlerine bayıldığım; Birdman ve Bardo filmleriyle ise bağımı koparma noktasına geldiğim yönetmen Alejandro G. Iñárritu, son filmi “Digger” ile beni tekrar büyüledi. Filmin hem çetrefilli siyasi altyapısı, ki kimilerine göre çok “kör göze parmak” olsa da bence oldukça katmanlı ele alınmıştı, hem de sinematik yapısından çok etkilendim. Olayların birçoğu bir tiyatro sahnesinde geçiyor ve dekorlar o kadar detaylı ki bu seviyede bir sahne tasarımı ortaya koymak için gerçekten işinize saplantılı bir bağlılık duymanız gerekir. Arka plandaki rahatsız edici sesler, gerilim artıran ve hatta yer yer de azaltan müzikler… Bunlar da yetmez gibi ustaca serpiştirilmiş mizahi ögeler… Her detay o kadar yerli yerinde ki, uzun zamandır bu kadar “tam” bir eser görmek nasip olmamıştı sinemada.


Oyunculuklara gelirsek, ekranda Tom Cruise’u tanımak neredeyse imkansız. Aksiyon-süper kahraman rollerinden uzaklaşmış, yaşlandırılıp huysuzlaştırılmış bu haline çok hazırlıksız yakalandım. Benzer bir ters köşe daha var: Sandra Hüller de her zaman gördüğümüz soğuk ve ruhsuz rollerinden çıkmış. Öyle ya da böyle hayat dolu bir karakteri canlandırdığını ve bu rolün altından bu kadar başarıyla kalkabildiğini görmek benim açımdan güzel bir sürpriz oldu.

Filmin politik altyapısına baktığımızda ABD ve Avrupa’nın defolarını, birbirlerinden farklı görünmeye çalışırken aslında nasıl benzer çıkarlar gözettiklerini anlatan sert bir hicivle karşı karşıyayız. Korkunç olaylar üstümüze üstümüze gelirken sergiledikleri çıldırtıcı eylemsizlik ve felaketler sonrasında medyanın ustalıkla manipüle edilişi çok güzel aktarılmış. Hatta ana karakter Digger Rockwell bizzat ABD’nin kendisi belki de… Evet, bunların birçoğu hepimizin başka yapımlarda da gördüğü şeyler belki ama yine de bu tempo ve bu mizah dozuyla tekrar görmek hiç fena olmadı bence.

Filmde politikacılar arasında hiç kadın olmamasına yönelik espriler veya çevresel felaketlerin bu kadar üstünde durulması elbette bazı kesimler tarafından “woke” olmakla eleştirildi. Ama bunların ne kadar üstüne gidersek gidelim sorunlar çözülmüyorsa, çözüm bunlardan hiç bahsetmemek mi olmalı? Eğer elinizde alternatif ve daha iyi bir çözümünüz yoksa, yapıcı olmayan eleştirilerden kaçınmak çok daha "kaliteli" bir duruş olacaktır.


***YAZININ DEVAMI SPOILER İÇERİR***


Hikayenin merkezindeki Digger Rockwell zengin, ruhsuz ve kronik memnuniyetsiz bir petrol şirketi sahibi. Öyle ki ten renginin solukluğundan bile ruhsuzluk akıyor, tıpkı filmdeki “yönetici” sıfatı taşıyan tüm karakterler gibi…

Rockwell’in Grönland’daki petrol kulelerinden sürekli metan gazı biriktiği ve buzulların bu durumdan etkilendiğine dair kritik uyarılar geliyor. Fakat Rockwell bu uyarıları duymazdan gelip bölgede çalışmaları devam ettirince olaylar kontrolden çıkıp küresel bir felakete neden oluyor. Bu süreçte ABD hükümetiyle de irtibata geçiliyor. Filmdeki komedi unsurları da bu sahnelerde zirveye ulaşıyor. Sonuç olarak ABD de bir önlem alamıyor ve olanlar oluyor.

Felaket sonrasında verilen tepkiler ise daha da trajikomik. İzlerken bazı şeylerden o kadar rahatsız oluyorsunuz ki bu rahatsız ediciliğe gülmekten kendinizi alamıyorsunuz. Veya yine çok rahatsız edici gelen bazı tespitler o kadar doğru hissettiriyor ki canınız fena halde sıkılıyor…

Toplantı sahnelerinin temposunu asla kaybetmeyen uzun planlar halinde çekilmesi çok etkileyiciydi, dikkatinizi bir saniye bile kaybetmeniz mümkün değil. Diyalogların sürükleyiciliği akılalmazdı, diyaloglar bitince de sahne değişimlerindeki kusursuz ritim ve yeni karakterlerin pat diye ortama dahil oluşu sizi öyle bir yakalıyor ki… Çok profesyonel, çok düşünülmüş, çok uğraşılmış bir eser.

Derken bir bakıyorsunuz olaylar aslında bir tiyatro oyunuymuş. Sonra bir bakıyorsunuz sadece bir oyun değil, gerekten yaşanan şeylermiş…

Vallahi Iñárritu’nun bu temposunu özlemiştim. Eleştirilerden dolayı sıfır beklentiyle gittiğim filmden sonsuz hayranlıkla çıktım, emeği geçen herkesin ellerine sağlık.

 

Yorumlar