Valeska Grisebach’ın yönettiği 2026 yapımı film, Türkiye-Bulgaristan-Yunanistan sınır bölgesinde, Bulgaristan topraklarında geçiyor. Sınır bölgelerinde az çok olduğunu tahmin ettiğimiz ama bu kadarını hiç beklemediğimiz seviyede bir mafya hakimiyetine tanık oluyoruz filmde.
Filmde ana karakterimiz Veska (Yana Radeva), bu
bölgede yaşayan bir arkeolog. Bir gün eski dostu Said’le (Syuleyman Letifov)
karşılaşıyor, Said'le gittiği bazı yerler onu eskiden tanıdığı karanlık
insanlarla dolu ortamlara tekrar itiyor bir şekilde, bir yandan da travmatik
anıları tetikleniyor Veska’nın. Bu insanlarla tartışmalara giriyor, beklenmedik
anlarda yollarına çıkıp rahatsızlık veriyor, kısacası “canlarını sıkmaya
başlıyor” Veska bu insanların.
"Mafya" adı altında tüm toksik erkek davranışlarını izliyoruz aslında, yani sadece ekonomik bir rol oynamıyor bu insanlar: Kadınlara yaşatmadıkları zulüm kalmamış mesela. Güçsüz gördükleri herkesi halen nasıl kullandıklarını ve hayatlarını ne kadar zorlaştırdıklarını görüyoruz: Yaşlılar, göçmenler... Ve çocuklar, genç kadınlar bu bataklığa çekilmeye devam ediyor.
Veska bu durumların hepsiyle mücadele etmeye çalışıyor. Gücü bazen yetiyor, bazen yetmiyor ama Veska o insanlara rahatsızlık verdikçe seyirci koltuğunda siz de rahatlıyorsunuz, tıpkı Veska ile öfkelendiğiniz gibi...
Bu kadar yakın bir coğrafyada, “Avrupa” topraklarında
bu kadar yayılabilmiş karanlık işlere şahit olmak çok garip hissettirdi. Bu olayları
bir kadın yönetmenin, Vanessa Grisebach’ın perspektifinden ve bir kadın
başrol karakterden izlemek çok güzel bir deneyimdi.
Belgesel tadında ve gerçekten çok şey
öğreneceğiniz, çok şaşıracağınız bir filme imza atılmış. Birçok sahne
kalabalık sofralarda geçiyor ve bambaşka toplulukların masasına konuk
oluyorsunuz film boyunca: Göçmen kadınlar, yerli kadınlar, karanlık işlere
ucundan kıyısından bulaşmış ya da boğazına kadar batmış erkekler… Tüm sohbetler
çok doğal akıyor, gerçekten o masada sessizce oturuyor gibi yer yer eğleniyor,
yer yer üzülüyor ya da sinirleniyorsunuz. Coğrafyanın ülkemize benzerliği de ekstra
bir samimiyet yaratıyor, Ege kasabalarında kurulan yaz akşamı sofralarını
hatırlattı bana bu ortamlar.
Şunu söylemekte fayda var: Bu sahnelerden birkaç
tanesi eksik de olsa film çok bir şey kaybetmezdi. Üç saate yayılması gerçekten
sıkıcı bir deneyime dönüşüyor zaman zaman.
Film gerçek olaylara dayandırılmıyor, aslında kurgusal
bir metin ama gerçeklik payının çok yüksek olduğunu sezebiliyoruz. Yazım aşamasına geçilmeden önce, beş yıl boyunca araştırmalar yapılmış. Ayrıca film
2026 Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü kazanıyor.
***YAZININ
DEVAMI SPOILER İÇEREBİLİR***
Filmde en anlam veremediğim nokta Said’le Veska’nın
ilişkisiydi. Said’in Veska’ya bir iyiliği olmuş yıllar önce, ne olduğunu tam
anlamasak da. Ama Veska’nın Said’e gösterdiği sonsuz toleransı açıklamaya
yetmiyor bu durum çünkü belli ki Said de karanlık bir karakter.
Ayrıca Said’in bir anda ortadan kaybolması ve filmin
sonuna doğru tekrar çıkagelmesi de çok havada kalan bir durumdu.
Filmin sonu şok edici bir kötülük düzeyindeydi. Üç saatin
sonunda doğru düzgün bir yere bağlanamadan bitmesine çok hazırken, olabilecek
en baştan savma bağlayışa hiç ihtiyacımız yoktu, keşke sonu havada kalsaydı…
***SPOILER BİTTİ***
Özetle, bu filmi izlemek gerçekten öğretici ve
şaşırtıcı bir deneyim olacaktır ama sabretmekte biraz zorlanabilirsiniz. Olayların akışına
da çok fazla takılmamak lazım, belgesel gibi kabullenip izlediğinizde çok bir
sıkıntı yaşanmayacaktır…


Yorumlar
Yorum Gönder