Aşk, İnanç ve Delilik Arasında Bir Çizgi: BREAKING THE WAVES

Breaking the Waves (Dalgaları Aşmak), aşk ve sadakat temalı bir film. Sadakat uğruna bir insanın neler yapabileceğini, ne kadar ileri gidebileceğini sorgulatıyor bir kadının trajik hikayesi üzerinden. 

Lars von Trier'in en önemli eserlerinden biri olmakla birlikte yönetmenin filmleri bana çok hitap etmiyor,  muhtemelen evde oturup da izleyemez, sıkılır kapatırdım ama Saraybosna Film Festivali'nde başrol oyuncusu Emily Watson'a Onur Ödülü verilecek bir gösterime denk gelince tabii ki kaçırmadım. Stellan Skarsgård da festival için çok tatlı bir video yollamıştı. Oyunculuklara, çekimlere bayıldım ama bu film de çok benlik değildi. Düşük tempolu, benzer olayların çok defa tekrar ettiği bir filmdi, biraz sıkıcı buldum. Yine de Lars von Trier'in en normal ve en az rahatsız edici filmlerinden biriydi, zaten yönetmenin ilk filmlerinden biri, daha gözü açılmamış diyebiliriz...

Dodo rolündeki Katrin Cartlidge, filmden birkaç yıl sonra vefat etmiş. Emily Watson, aldığı Onur Ödülü'nü Cartlidge'e adadı. Ölümünün ardından film ekibi Cartlidge adına bir destek fonu kurmuş ve Watson 2005 yılında bu fonun küratörü olarak yine Saraybosna'ya gitmiş. Skarsgård ve Watson'ın bu ölüm karşısındaki üzüntüleri hala belli oluyordu...


***YAZININ KALANI BOL MİKTARDA SPOILER İÇERİR!***


Bess (Emily Watson) ve Jan'ın (Stellan Skarsgård) düğün arifesi ve düğün sekansıyla başlıyor film. Herkesin birbiriyle şakalaştığı, eğlenceli bir ortamdayız ve çiftimiz çok mutlu. Bess çocuksu hareketleri olan çok tatlı bir kadın, Jan ise daha sert görünümlü ama ikilinin ilişkisi bir hayalde olabilecekten bile daha iyi. Her şey yolunda gidiyor ama Jan filmdeki birçok genç erkek gibi bir yağ rafinerisinde çalışıyor ve işine dönmek için Bess'i evde bırakması gerekiyor. Geçmişte de psikolojik hastalıklarla mücadele eden Bess'i tetikliyor Jan'dan ayrı kalmak. 


Bess ve Jan

Bess telefonların başında soğuklarda bekliyor Jan'la iki dakika konuşabilmek için, Jan da elinden geleni yapıyor ama ikisine de yetmiyor bu kısa görüşmeler. Bess evinde rahat edemiyor, annesinin evine dönüyor bu süreçte. Bess'in ölen erkek kardeşinin eşi Dodo (Katrin Cartlidge) da bu evde yaşıyor, Dodo aynı zamanda Bess'in en yakın arkadaşı. Film boyunca Bess'in elini asla bırakmayan tek kişi belki de...


Dodo

Filmin en önemli unsurlarından biri Kilise. Katı kuralları olan bir kiliseye mensuplar, o kadar ki kötülüklerini bildikleri kişiler vefat ettiğinde cehenneme gideceğine hüküm verebiliyorlar. Bess Kilise'ye çok bağlı, orada huzur buluyor, boş zamanlarında Kilise'yi temizlemeye gidiyor, dualar ediyor. 



Bess bir duasında artık Jan'ı görmemeye dayanamadığını, bu hafta bitmeden bir şekilde eve dönmesini istediğini söylüyor ve duası kabul oluyor ama hiç hayal etmedikleri, istemedikleri şekilde. Bir kaza sonucu artık yürüyemez hale geliyor Jan. Bu durum Bess'in sevgisini, sadakatini asla değiştirmese de Jan ilginç bir istekte bulunuyor: Bess başkalarıyla ilişkiye girerse, Jan'la tekrar yakınlaştıklarını hissedeceğini söylüyor. Ve Bess bunu yapıyor, tahmin edeceğiniz üzere burada devreye giriyor Lars von Trier'in rahatsız ediciliği. Bess korkunç insanlarla korkunç şeyler yaşıyor. Etrafındakiler onu anlamıyor, uyarıyor, durdurmaya çalışıyor ama nafile. Sonunda çok sevdiği kilisesine girişi bile yasaklanıyor. Herkes onu tekrar delirmekle suçluyor. Dodo onu yalnız bırakmıyor bir tek ama o da inanmıyor tabii. Bess kendisi bu acıları çektikçe Jan'ın iyileştiğini gözlemliyor, sonunda bu durum Bess'i ölüme kadar götürüyor ve o noktada net olarak anlıyoruz ki haklıymış...

Filmde en sevdiğim detaylardan biri Bess'in Tanrı'yla olan sohbetleri. Bize komik ve saçma görünürken haklı olduğunu anlıyoruz zaman geçtikçe. Tanrı'yla konuşurken kendisi çocuk rolüne bürünüyor, Tanrı'yı ise kendini yönlendiren, azarlayan bir tonda seslendiriyor. Bess'in etrafındaki birçok "yetişkinin" de bu tonda konuştuğunu fark ediyoruz aslında: annesi, Kilise'dekiler... Hepsi Bess'e büyüklenmekle meşgul.

Herkes Bess'in karşısındayken Dodo'nun Bess'le dostluğu o kadar sıcak ki... Kıyamayışı, her durumda destek olmaya  ve korumaya çalışması insanın içini ısıtıyor.

 

***SPOILER BİTTİ!***


Breaking the Waves, yönetmeninin "Dogma 95" akımının kurucularından olması ve filmin o sarsıntılı el kamerasıyla yaratılmış, çiğ, belgeselvari estetiği nedeniyle genellikle bir Dogma 95 filmi sanılıyor ancak bu doğru değil. Her şeyden önce hikaye 1970'lerin İskoçya'sında geçiyor, oysa Dogma kuralları dönem filmlerini kesinlikle yasaklayarak hikâyenin 'burada ve şimdi' geçmesini şart koşar. Filmin bölüm geçişlerinde çalan 70'ler Rock şarkıları da, sahnede doğal olarak bulunmayan müzik kullanımını reddeden akıma tamamen aykırı. Ayrıca bölüm geçişlerindeki tablovari görüntülere yine Saflık Yemini'ne aykırı şekilde dijital müdahalelerde bulunulmuş.

Kısacası Breaking the Waves, Dogma 95’in kurallarıyla değil Lars von Trier’in insanın içini deşmeye ne kadar hevesli olduğu gerçeğiyle hatırlanması gereken, izlemesi zor ama hafızaya kazınan bir deneyim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİR BURJUVA KÖPEĞİNİN ÖZELEŞTİRİSİ - Marx ve Elma Bahçeleri Üzerine Absürt Bir Yolculuk

Sinirlerinizi Yatıştıracak O Film: A TRAVELER’S NEEDS

Korku Hikayelerinde Yeni Konsept: BACKROOMS